Dileylem Fikir ve Edebiyat İşleri

Şiirin Kurgusu

Bilebildiğimce, 1954 yılından bu yana “şiir”ler, yazılar yayımlıyorum; hayır, bir ana niteliği belli bir toplumda şiirin de (bile) yeri olmayışı sırılsıklam gerçeğinden yola çıkmadım, çıkmıyorum (bu kez); yalnızca, şiir denilen şey hizmet ve meta üretildiği, üreti-lişi gibi “kurulmuyor” kesenkes diyorum. Yani, bir bakıma, iktisatta belirli bir sayfası yoktur şiirin; bu yüzden anlatmak epey zor olacaktır okura şiiri! Siz görünüşe bakmayın. Bir şiir “kurulurken” (doğallıkla başka arkadaşları bilemem) nasıl “yoğruluyor”u soruyorsunuz? Yazmanın, yazılmanın… bir öncesi var ilkin, üç yıllık, on yıllık, yirmi yıllık sorular oluyor kafada sözgelimi; başlangıç kurgusu daha zihin oralardayken örülüyor yapılıyor; kısacası “şiir zihni” sanırım biraz başka türlü işliyor genelgeçer akıl yürütmelerden; daha da özeti “külyutmazlık”tır (Bizim tarihimizden bir örnek, hoşa gitmeyecekse de; Hezarfen Ahmet Çelebi, bir cambazdır ve İstanbul’da Galata Kulesinden uçmak adına atlar, kulenin altındaki bir tümseğin üzerine düşer ve bacağını kırar!.. Yeryüzü tarihinde de Troyalı bir güzel Helen vardır, Homeros İlyada’sında böyle yazıyor, kitaplar, romanlar, filmler var… Oysa Paris Helen’i Yunanistan’dan kaçırdığında bir kocakarıdır!…

 

Antik Adam

morrisonjim032207Adamın dizlerinin yaşama dönük kırıklıkları, izleyicinin çığlığını duymamak adına yapılan bir eylemdir. Öyle ki sırtından akan rock-star imajını yalamaya kalkışan hayranlar, bir geri-tepmeye yakalanabilirler. Ancak bu detay, istencinin bilincinde olan bu adam için kullanılıp atılan bir selpak kadar değersizdir.

Biliyorsun ki, yerde uzanıp ölü taklidi yaparak, o esnada tüm kötülüğün merkezisin. Kamera ise ruhunun ve zekanın içe-dönük olan yaralı oluşumlarını görüntülüyor. Doğmaya hazır olan bir ceninin sabırsızlığında ölmeye hazırlanıyorsun. İntihar klişelerinde yıkımlara gidiyorsun ve karşına çıkan yazgıya kahkahanı basıyorsun. Sen fiziğinin dayanıklılığını tükettikçe, bedeninin sürekli kendini yenilemeye mahkum olan işlevi, bu ağırlığa yetişemiyor.

 

Mumyalanmış Yolculuk

Zamanı mı özledin? Ölmez duaların vardı ya senin! Cesetlerinle mi boğuştun. Kaldırıp bakmaya bile utanırken dizlerini, cehennemi ne çabuk öptün? Sorunlarımla, varlığımı tırmalama, mahlasımın hangi yönüne uzanma! Mavi kâbusların var senin bir siyahla sallanma. Emrivaki aşkımın en uç kıtasında, ellerimden bile geriye hiçbir şey kalmıyorken, nedensizliğim savruk. Nedensizliğim acı… Ezip geçtiğim toprakların sadecesiyle esiyorken rüzgâr, sararmış dokunuşlarla diriliyor mağara enkazlarında. Yeşile dönmüş çağlayanlar kadar temizken, kalbimin eskizinden damıtılıyor yalancı mevsimler.

Bıkmadım, yorulmadım; her zaman yenidenlerin nallarını şeytanımla toplamaktan. Hiçbir melek kendisi kadar karanlığı öldüremezken, ilk defa kanatlarıyla cezalandırıldı. Çorak cehennemlerde; yalın ayak Azraillerle sobeleşen zebaniler ve ruhumu röntgenleyen sahte sınırlar… Kaçıncı yüzyılda ölememişti ki, sadece kendi tepkisinde çınlayabilecek kadar susayabilmişti. Kanmadı, hiçbir yalan gırtlağı kadar serin durmuyordu. En son çare tükürmek olsa da akıl edemedi!

Salınarak kendisini bilinmeze katladı, kırışamayacak kadar bulanık bir düşüştü olan biten. Kimse anlamdı. Anlamsızlık en başta tanrıçalar için yücelikken, ayak tabanlarında eriyen tahtlarında intihardan uzak duramadılar. Sadece göz bebeklerine batan cam kırıkları için dokunuşlarına yalıtımlar kuşandılar. Adı yok, mavisi yok, sonrası yok, idam sehpasında yarından başka karantinası yok!

 

Dirimsel Nihayet

Bir yanı kapalı, bir yanı açık… Hiçbir şey olmadan önce; zamanın yarım yamalak giysileriyleydik. Ölmek için değil, sonsuzluk için yaratılmıştık. Eklemsel duyguları kadrajın gri tonuna hapsederken, sağır numarası yapıyorduk; kulaklarımıza rağmen! Eski satılık simalar, aptallığa koşar adım ilerleyen ağmalar…

Hasarlı elementlerle hasarlı güneşler imar ederken, karanlıkta kalan yanlarımıza sevindik. Ağlamanın şeytansı intikamı ve abis üslubuyla melek kanatları… Gökyüzü yakın merkez üssüne, düşlemsel eğrilerimizle kendimize çıkmaz yol…

Görmek imkânsız değildi, sadece baktığımız noktaya yakışmalıydık. Nefesin boş halini tırnaklarından saçmalığa astılar ilkin. Ses çıkarmadı, sadece devam etmeye çalıştı olmayan eylemine. Kekelemekte üzerine yoktu lakin onu da beceremedi. Herkes birbirine doğru ilerlerken aslında kendisine doğru kaçıyor, var olan bütün monatları parçalıyordu. Ellerindeki keskilerle kanattıkları göğüs kafesini yine keskilerle tamir etmeye çalışıyorlardı. Birbirlerinin yansımasında kendilerini çirkin bile göremezken, her şeyden nefret ediyorlardı. Herkes sola baktı; kuytu köşeye. Kimse bilmiyordu, ezberledikleri kendi dillerinden başka her şeydi!

 

Dünya Kütüphanesi

Son zamanlarda yeni proje ve fikirlerin ardısıra ayyuka çıkması başımızı döndürüyor. Bu projelerin arasında ise bilgi bankası formatlı yapılar çabucak büyüyor. Sebebi üzerine düşünmek niyetinde değilim. Evlerimizde kupon biriktirilerek alınmış ansiklopedilerin yerini almaya göz dikmiş bu yapılanmaların en kudretlisi olacak gibi görünen ‘World Digital Library’ projesi son hazırlıklarını da tamamlamak üzere.  

Poets of the Fall

Poets of the Fall; 2003 yılında vokalist Marko “Mark” Saaresto, gitarist Olli “Ollie” Tukiainen ve klavyeci Markus “Captain” Kaarlonen tarafından kurulmuş, Helsinki, Finlandiya kaynaklı bir rock müzik grubudur. Ayrıca gruba turnelerde eşlik eden ama resmi olarak grubun üyesi olmayan üç kişi daha vardır: Basçı Jani Snellman, ikinci gitarist Jaska Mäkinen ve baterist Jari Salminen.  

Babil Sendromu

“(…) Yasa zorunludur, kural kaçınılmaz. Kuralda anlaşılacak bir şey yoktur. Tarafların kendi aralarında anlaşmaya ihtiyaçları yoktur. Birbirleri için gerçek değildirler -ancak paylaşılırsa varolan-, bu açıdan da paylaşılmadan hüküm sürebileceklerini öne süren gerçek ve yasadan üstün olan, aynı yanılsamanın suç ortağıdırlar. Hiç kimse yasa önünde eşit değilken herkes kural önünde eşittir, çünkü kural keyfidir. O halde tek gerçek demokrasi, oyununkidir. Yoksul sınıfların oyuna saldırırcasına rağbet etmelerinin nedeni budur.  

Başım Boş

Başım boş
Verin ferdi, terane gönlüm.
Üzüm suyu diyorum
Pahım bu devre yenik, yoldurmayın-

Hepsi öldü.
Onların çocukları,
Anneleri ve babaları tek tek düştü
-aslında umursamadan fırlatıldı-
dibine toprağın.
Yalnız onlar kaldı.
Ölü onlar,
Onlar sefil diriler.
 

 
Dileylem Fikir ve Edebiyat İşleri.